1. BÖLÜM DOĞUM VE ÖNCESİ
“Ameliyathaneyi hazırlayın, seksioya[1] alıyoruz”
Bir uğultu gibi, eko yaparak dağılan bir
ses dolaşıyor odanın içinde. Hem çok yakın bu sesler; kulaklarımı tırmalayan,
hem de çok uzakta; dalga dalga gelip
beynimde yerini bulamayan ses öbekleri şeklindeler. Yanımda duran, beyaz
önlüklü kadından geldiğini anlıyorum sesin. Ne kadar da yakınımda, sanki benim
için söylüyor gibi. Elimi uzatsam dokunacak gibiyim, ama elimin asla
uzanamayacağı kadar da uzakta, ışık yılı mesafeler gibi. Söyledikleri de öyle
tuhaf ki bana söylüyor olamaz zaten. Uzakta bir yerlerde benim göremediğim
biriyle konuşuyor olmalı. Söyledikleri bana yabancı çünkü. Hemşirelik
mesleğimden dolayı hastanede çok duyduğum, hasta yakınlarının anlattığı tarzda
şehir efsanesi gibi, anlatılmaktan hoşlanılan muhabbetlere benziyor.
Bilmem kimin gelinin karnından çıkan davul
gibi ur gibi.... 36,5 derece ateşle geçirilen soğuk havaleler gibi,
eltimgillerin komşusunun görümcesinin 300 gram doğup büyüyen şimdi 40 yaşında
olan eşşek gibi olan oğlu gibi....
Kimden gelip kime gidiyordu bu sözler?
İçinde bulunduğum beyaz nevresimli odada yatak göremiyorum, tavandaki beyaz
ışklı lambayı görebildiğime göre bir ben varım yatağa uzanmışolan öyleyse. yatıyorum sadece. Yer ve zaman duygum
yokolmuş, evrenin sonsuz boşluğunda dolaşıyor gibiyim. Yerçekimi denen elle
tutulmaz gözle görülmez şeyden arındırmışım kendimi, uçuyorum.
Doktormuş konuşan, hem de yanıbaşımda.
Bana söylüyormuş herşeyi; aslında kendini kadere teslim etmiş olan bu
kadından başka herkese söylüyor.
Bugün 21 Ocak 2007. Bizim aşkla yaptığımız
evliliğimizin resmi yıldönümü. 14 Ocak 2006’da düğünümüz oldu, 21 Ocak 2006’da
ise nikahımız. Bizde bir terslik süregelmiş anlaşılan, önce düğün sonra nikah.
14
Ocakta büyük ablam Nezaket sürpriz yaparak pasta alıp gelmişti hastane odasına,
evlilik yıldönümümüz için mini kutlama yapmıştık. Yatağa bağımlı halde
kalmışken çok iyi gelmişti bu sürpriz bana.
Şimdi içinde bulunduğum durum ise gerçek
olamaz, kesinlikle resmi evlilik yıldönümümüz için yapılan sürprizbir parti
planı olmalı bu. Büyük hazırlıklar yapılıyor sanırım eşim tarafından; gizli
saklıca yürütülen, beni çok mutlu edecek şeylerden oluşan bir program sunulacak
olmalı. Belki de bu hastane senaryosu kocam tarafından herkesin organize
edilerek yapıldığı büyük bir sürprizdir. Doğum yapıyormuşum gibi planlanan,
üzülmeme sebep olan ama en sonunda şaşkınlıkla ve büyük bir mutlulukla
karşılayacağım güzel bir evlilik yıldönümü sürprizi.
Kocaman kırmızı güllerden oluşan devasa
bir çiçek buketi doğumhanenin tam ortasındaki sedyeye yerleştirilmiş olacak,
ben doğumhaneye alınınca herkes birden çıkacak ve “sürprizzz” diye bağıracak.
Evet evet, bu gizlice yürütülmeye
çalışılan herkesin organize olduğu bir evlilik yıldönümü sürprizi.
Ama bu doktor hala konuşmaya devam ediyor,
ameliyathane hazır mı diye soruyor hemşiresine, ama bana hazır mısın doğurmaya
demiyor, “ameliyathane hazırlansın” diyor sadece.
“Heyecanlı mısın bebeklerine kavuşacağın
için” demiyor, buna hakkım olmadığını en başından göstermek istiyor gibi sanki
bana.
Şimdi farkediyorum da kaç yaşında acaba
doktor? Oldukça küçük görünüyor yaşı, sanırım benden küçük. Bu mu alacak beni
doğuma? Daha uzman bile değildir ki O.
Sormak istiyorum ama soramıyorum, ukala
hasta yakınlarından nefret etmişim ya bir kez, konuşmaya en çok ihtiyaç
duyduğumuz anlarda bile konuşmuyorum, sormuyorum ukalalık olmasın diye, sanki
sözkonusu olan ben ve çocuklarım değilmiş gibi. Yanımda çok yakın arkadaşım
var, ebe O da. Hamileliğim ve hastanede yattığım tüm dönemlerin heranında
yanımda olan can arkadaşım Güllü var. Bana yemek yedirmekten altıma sürgü
vermeye, banyo yaptırmaktan genital bölge kıl temizliğine kadar herşeyimi yapan
arkadaşım.
Doktorla aralarında diyalog başlıyor,
tanışıyorlarmış stajlarından.
“Evet, hala Şişli Etfal Hastanesi'nde asistanmış
“
“Evet, daha uzman olmamış”
“Evet, uzmanı gelene kadar sezeryanı o
başlatacakmış”
“Evet....evet....evet....”
Allah’ım biri beni kurtarsın.
Sadece figüran rolü aldığım bu durumda
aslında aktör olduğumu hatırlasın artık biri. 9 şiddetindeki depremde sağ
kalmışım da göçük altındaymışım gibi sıkışmış hissediyorum kendimi, “sesimi
duyan var mı” diye bağırmak istiyorum.
Odaya ultrason cihazı getiriyor sabahtan
beri nöbet tutmaktan yorulmuş ve nöbetinin bitmesi için saatleri sayan yorgun
hemşire. Yatağımın yanına getirilen ultrason cihazını açıp birkaç ayar
yaptıktan sonra 25 hafta 5 günlük gebeliğimde karnımda daha yeni tepişmeye
başlayan biri kız biri erkek olan yavrularımın rahat rahat yattığı yeri
görüntülemeye başlıyor doktor. Başladığı anda hızlıca konuşuyor ve “sezeryana alamayız, doğum başlamış”
diyor, pensetin ucundaki serkulaj ipini havaya doğru kaldırıp bize gösterirken;
“doğumhaneye götürelim hastayı” diyor.[2] “Nasıl olur? Bu kadar
erken ve riskli bir durumda nasıl normal doğuma alınırım? Bebeklerimin zarar
görmemesi için sezeryanla doğmaları gerekir diye biliyorum. Ya yaşamazlarsa
normal doğumda? Ya ters giden birşeyler olursa? Ya doğum ağrılarına
dayanamazsam?”
Korkmaya başlıyorum, deli gibi korkuyorum.
Hamilelik dönemimde hastanede yatarken bel kemiğime sürekli vuran matkap
darbesi gibi ağrılardan daha kötü olmalı doğum ağrıları. Nasıl dayanacağım bu
ağrılara? Ağlayıp zırlasam engel olabilir miydim acaba normal doğuma?
Elindeki penseti yerine bile bırakmadan
çıkıyor odadan doktor. O sırada telefon açılıyor doğumu durdurmak için eczaneye
ilaç almaya gönderilen eşime.
“Karın doğuma giriyor, ilaç almanıza gerek
yok”, sizi hiçbir ilaç kurtarmaz bu raddeden sonra. Mecbursun doğurmaya veya
düşük yapmaya.
Hangi kategoride değerlendiriyorum acaba?
"Haydi Abbas, vakit tamam"
1.Evlilik yıl dönümümüz için aşkımın
hazırladığı sürpriz partiye gitmeye hazırım artık.
Ambulans bekliyorum bir hastane
odasında
5 haftadır buradayım ve hamileliğimin 25.
haftasının 5. günündeyim.
Beni ve bebeklerimi bir bilinmezliğe
götürecek olan ambulansı bekliyorum. Hem biran önce gelsin istiyorum, hem de
hiç gelmesin. Sanki o ambulans gelmezse içinde bulunduğum kötü durum
gerçekleşmeyecekmiş gibi geliyor. Gelmezse dünden beri beni deliye çeviren, bel
kemiğimi matkap darbeleriyle aralıksız-soluksuz-sorgusuz-acıma duygusundan uzak
şekilde delmeye çalışan, delinmedikçe matkabın derecesini bir kademe bir kademe
ve daha da fazla şekilde artıran ağrılara sebep olan matkap ustası artık son
verecek işine.
Odaya giren veya odadan çıkan veya konuşan
herkesin yaydığı ses ve rüzgar dalgalarıyla matkap baskılarının acısını artıran
o tarifsiz ağrılar.
Bakmaya gelen doktorlara karşı, daha
odanın kapısında belirdikleri anda "sakın bana dokunmayın"
çığlıklarıyla yalvartan ağrılar.
Dün gece doruk noktasındaydı o delirten
ağrılar. Kolay kolay canım acıyor demeyen ben, dün gece çığlık çığlığaydım.
Nasıl dayanılmaz ve insanı insan olduğuna pişman ettiren cinsten.
Bitmesi pahasına kendini camdan aşağıya
atma isteği uyandıran hani.
6 sene boyunca çalıştığım, lojmanında 4
sene yaşadığım ve çocukken genç olduğum hastane burası.
Yıllar sonra, başka başka yerlerde
çalışırken bile oradan bahsederken "bizim hastane" tabirini
kullandığım hastanem.
Onun için bu hastanede yatıyorum belki...
İstanbul’da aile veya akrabam yok ama burada bir sürü arkadaşım var. Yatağa
bağımlı halde haftalar boyu sürecek maratonda kapımın çalınacağı bir yer
burası.
Gülen yüzler gelecek, espriler yapılacak,
nöbetlerde odamda toplanılacak, gülünecek-eğlenilecek tabii.
Ama ahh işte içinde bulunduğum durumun
vehametini bilemedim, tam teşekküllü bir hastaneye gitmem gerektiğini
anlayamadım.
Durumum kötü olsa beni zaten sevk
ederlerdi düşüncesiyle hala ne ile yüz yüze olduğunu anlayamamış zavallı ben.
Düşündükçe kendimi yıllarca suçlayacağım,
en sonunda kader-kısmet veya basiretin bağlanmasıyla açıklayarak ancak huzur
bulabildiğim suçluluk duygum benim.
Ancak geçen zaman içinde öğrenecektim,
aslında evrendeki en küçük bir olayın bile birçok şeyi oluşturan parçacık
olduğunu. Yaşadığımız herşeyin bütün içinde -kendi yaşantımızın bütünü de dahil
olacak şekilde- parçalar olduğunu, ve bu parçacıkların birinin bile eksikliğinde
bizi biz yapan ayrıntıların da yokolacağını.
.............
Ahhh şu matkap ustası.
Dün öğlenden beri iş başındaydı yine.
İşinin eri biri gibi durmaksızın çalışıyor. Bel kemiğimin içini delmeye devam
ediyor.
Dün banyo günümdü, yarım saat verilen serum
molasının ağrılarım nedeniyle uzatılmasını istemiş doktorum, tedavinin
hipokalsemi[3] yaptığını, tedaviye ara
verilirse atakların geçeceğini düşünmüş. Peki hipokalsemi ağrıları biterken
doğum ağrıları başlarsa diye de hesaba kattı mı acaba? İşte bu serum vermeme
molası sonun başlangıcı olan bir deneme haline dönüşüyor. Bu defa bel ağrılarım
yetmezmiş gibi karnımdaki kasılmalar da geri geliyor. NST ye bağlanıyorum,
ağrılar düzenli aralıklarla geldiğini kağıt üzerinde de gösteriyor.
Doktorum aranıyor, tokoliz[4] uygulamasının
magnezyumla tekrar başlatılmasını istemiş, serumum takılıyor yeniden.
Ancak ağrılar bitmek bilmiyor. Özellikle
bel kemiğimdeki matkap darbeli ağrı sürüyor diye nöbetçi doktor çağrılıyor bana
bakması için.
Yalçın Bey görünüyor kapıda, Beyin
Cerrahı.[5]Babamın geçirdiği beyin
kanamasından sonra babamı ameliyat eden doktor olur kendisi, o geliyor yanıma. Babama can veren eller biri
şimdi bana deva olmak için burada. Nöbetçiymiş o gün Onu çağırıyorlar bana
bakması için.
6 sene çalıştığım hastanemin, çalışmaktan
en keyif aldığım doktorlarından Yalçın Bey. Abi anlayışı bekleyerek, kardeş
yakarışıyla yalvarıyorum, “lütfen dokunmayın bana”. “Tamam” diyor, “merak etme
dokunmayacağım. Anlat” diyor
Yatağa değiyor o sırada ve belimdeki
matkap tekrar darbelere başlıyor
Özür diliyor, “tamam” diyor.
“Hıııı, Hipokalsemi krizi bu”
Erken doğumu durdurmak için yapılan tedavinin
yan etkisiymiş,
kalsiyum seviyesinin düşmesi.
Kalsiyum değerime bakmak için kan
alınıyor, ne boktan birşey ki ikiz gebelik ve erken doğum tehdidiyle tedaviye
alındığım hastanede geceleri ve tatil günleri kan tahlili yapılmıyor. Sonradan
bakınca nasıl bu kadar anlamsız kararlar almışız diye kendimi sürekli
suçladığım, ama yaşarken basiretin bağlanmışçasına hiçbirşeyi farketmediğim bir
durumun içindeymişim. Cehalet olmalı sadece bu, tek kelimeyle cehalet.
Klinikte yatan meraklı hasta yakınları
sanki bir film sahnesi varmış gibi gelip gidip bakıyorlar kapıdan, “doğuruyor,
doğuruyor” diyorlar kendi aralarında. Herkes anladı da bir tek doktorum
anlamadı doğurmak üzere olduğumu ve sevk edilmem gerektiğini.
Ambulans bekliyorum bir
hastane odasında, 3 saattir.
Acaba 1. Evlilik yıldönümü kutlamamız
ambulansın içinde mi olacak? Canım kocam hazırlıkların eksiksiz olmasını
isteyerek çocuklarının annesine hazırlayacağı sürprizi çok mu abarttı da
gecikti bu ambulans acaba J
Zamanın geçmesini istiyor muyum bilmiyorum
aslında.
Ambulans gelirse herşey bitecek, beni alıp
götürecek. “Nereye” diye bile soramayacağım.
Gelirse hayalini kurduğum çifte
kavrulmuşlarıma belki de kavuşamayacağım.
Gelirse sabun köpüğü gibi olacak her şey,
elimin içinde gökkuşağını yansıtan kocaman bir baloncuğun cazibesine kapılıp
sonsuzluğa açıldığım, bitebileceğini asla düşünmeyeceğim yedi renk cümbüşü.
Hamileliğimden beri hiç çay içmiyorum...
Yasak olduğu için değil aslında, canım içmek istemediği için. Belki de canım
istiyordu ama bilinçaltım beni içmemeye yönlendiriyordu, bebeklerimin sağlığı
açısından kandaki demir seviyem düşmesin diye hamileliğim boyunca neredeyse hiç
çay içmemiştim, kocama göre ise o yasaklamıştı çay içmemi. Her “çay içer misin”
diye sorana “O’na yasak” diyordu. Sinir oluyordum bu söylemine çünkü bir
şeyleri zorunluluktan yapmaktan hoşlanmıyorum. Çay içmemeyi bebeklerimin
sağlığı için ben kendi tercihimle reddediyordum.
Bu sabah ilk defa canım çay istedi.
Kocaman bir kupa çay istiyordum.
İçtim, kana kana içtim hem de. Ağzım çayın
kaynar sıcaklığını hissetmezcesine içtim çayı. Geceki matkap darbelerinin
ardından sabaha karşı başlayan kanamam acı hissimi almıştı sanki, sıcaklığını
hissetmiyordum çayın. Belki de beynim bana komut vermişti kanamayla birlikte;
“artık sona geldin, çayın bebeklerine zararı olmaz bundan sonra” diyordu.
Çayımı yudumlarken hayallerim geliyor
aklıma...
|
Tedaviyle
gerçekleşmişti hamileliğim. Eşimin daha önce 12 yıl süren evliliğinde çocuğu
olmamıştı. Ve ben bunu bile bile deli gibi aşık olduğum adamla evlenmeyi
seçmiştim. Beni öyle çok seviyordu ki, önemi yoktu çocuğu olmamasının. Beni öyle çok
seviyordu ki, benden bir şey isteyeceği veya konuşacağı zaman elleriyle
yüzümü okşayarak söylerdi sözlerini. Her daim güzel
sürprizler yapacak ve beni mutlu edecek, beni mutluluktan deliye çevirecek
güzellikte ve özel hissettirecek hediyelerle çıkıyordu karşıma. Hele bir de ona çocuk
verebilirsem kim bilir nasıl da fazla sevecekti beni. Ben zaten sadece sevgi
istemiştim ondan. Sıkıntılı tedavi
aşaması sırasında bir yandan da sonu ne olacak diye düşünüyorduk, hayaller
kurarak. Belki de çocuğumuz olacaktı. 6 aylık evliydik daha.
Bana deli gibi aşık olan bir adam vardı, sevgisiyle başımı döndüren
biri. Kocam... O’na çocuk doğurmak
istiyordum. Embriyo transferiyle beraber tedavi bitmiş ve bekleme sürecine girmiştik. Eşim
heyecanla bekliyordu sonucun ne olacağını. Ben ise emindim içimde en az bir
minicik kalbin şekillenmeye başladığından. O'nun benimle olduğunu
hissediyordum. 15 gün kadar devam eden süreç hayatımın en neşeli
günlerindendi. Eşim ve arkadaşlarımla sürekli geziyor, bu dünya güzeli şehrin
ne kadar güzel olduğunu, Fatih Sultan Mehmet hiç görmemiş gibi biz yeniden
fethediyorduk Eşim, ben ve Nejla
boğazın en güzel göründüğü tepeye çıkarak saatlerce İstanbul'u seyredip
kahkahalarla güldük. Onlar üçümüz eğlendik sanıyorken ben en az dört kişi
olduğumuzu biliyordum. İki kişilik güldüm, iki kişilik keyif aldım bu şehri
seyretmekten. İçimden boğazın iki yakasını anlattım, içimdeki minik
kalbe/kalplere. O'nun/Onlar’ın benimle
olduğunu anlamamız için 3-4 gün var diyordu doktorum. İşe geri döndüm o
süreçte. Ofisteki arkadaşlarımdan biri "testi boşver, sen ne
hissediyorsun" dedi. "Ben hamile olduğumu hissediyorum" dedim.
"O zaman hamilesin, inan bana. Senin hislerin çok önemli" dedi
çocuksuz ve bekar arkadaşım.;((( O'nun bu sözleri şeytanın dürtmesi gibiydi.
Daha günü gelmemişken yapılan testlerin bazen pozitif sonuçlandığını
yazıyordu internette bir site. Gizlice çıktım
işyerimden, sadece Nejla biliyordu içimdeki şeytanın beni eczaneye
gönderdiğini. Hemen test yaptım, bir tam çizgi, bir tane de silik
çizgi vardı. Negatif dedim kendi kendime. Negatif işte... Ama olsun,
zamanından önce yaptım ya testi, zaten pozitif olsa bile küçük bir olasılıktı
pozitif görünmesi. Beklemem gerekirdi biraz daha. Kendimi avutmaya
çalışırken bu sözlerle, Nejla'yı arıyorum her yerde, ama bulamıyorum,
dakikalarca bulamıyorum O'nu, haftalar gibi uzun geçen. Sonunda buluyorum ve
stripi gösteriyorum, çığlık atıyor koridorda. Neden sevindi ki hamile
olmadığıma diye anlam vermeye çalışıyorum. O bekar ya, ben hamile olmazsam
yine gezmelerimize, eğlencelerimize devam edebileceğimiz için sevindi galiba
diyorum. Boynuma sarılıyor, anne olacaksın diyor... Nasıl yani, bu sonuç
negatif diyorum. Hayır pozitif diyor. O silik çizgi nasıl olduysa
belirginleşivermiş o anda. İçim içime sığmıyor,
ne desem ne yapsam şaşırıyorum. O arada hamile olan bir arkadaşım geliyor
yanımıza, O da pozitif bu diyor, sevinç nidalarıyla. Bir bildikleri var
herhalde diyorum. Elim ayağım titriyor, yer ve zaman kavramımı kaybediyorum
sanki. Bir hiçlikteyim ve ne olduğumu anlamaya çalışıyorum. Zıpır bir genç
kız mı, yeni evli bir kadın mı, yoksa bir anne adayı mıyım? İçimde minik bir
kalp daha mı var? Algılarım bozuldu
sanki. Eşimi aramak istiyorum ama ne diyeceğim şimdi O'na... Ya yanılıyorsam?
Sorgları arasında Arıyorum yine de;
nasıl aradım, ne konuştum hatırlamıyorum, belki de Nejla aradı, pek emin
değilim şuanda. Ama eşim sonradan o 300 metre mesafe hayatımın en uzun yoluydu
diyor. Doktorumu arıyorum, "idrar testi bazen yanıltabilir" diyor.
"Kan testi yapmak lazım". Canım sıkılıyor. Bekleyecek gücüm de yok.
En yakın özel hastaneye gidiyoruz, kan veriyorum idrarda yapılan gebelik
testinin teyidi için. Yaklaşık 1 saatlik bekleme süresi bitmek bilmiyor.
Sonra doktor sonucu getiriyor. "Hamilesiniz" diyor,
"tebrikler".. Hislerim kontrolden
çıkıyor, hakim olamıyorum. Anlamsız duygular dolaşıyor içimde. Sarılmak
istiyorum doktora ama mantığım izin vermiyor. Ama bitmedi doktorun söyleyecekleri:
Diyor ki, "sonuç çok yüksek, ikiz gebelik olabilir." Yüreğim öyle kuvvetli
çarpıyor ki, yerinden çıkacak sanıyorum. Bir düş olmalı bu... İnanamıyorum.
Doktor bana, sokaklarda gördüğüm ve hep imrenerek baktığım o çifte
kavrulmuşlara sahip olabilme ihtimalinden bahsediyor. Hayal gücüm iflas etti
sanki. |

Şimdi ise bir hastane odasında ambulans
bekliyorum; beni ve minik yavrularımı nereye götüreceğini bilmediğim bir
ambulansı bekliyorum.
İkizlerim olacağına sevinir sevinmez
Onlar'ı kaybetme ihtimallerimizi ortaya koyan sorunlarla yüzyüze geliyoruz. Her
anı korku dolu, kabus gibi geçen, bitmek tükenmek bilmeyen kaybetme
belirtileri.
5. haftada başlayan ve hiç bitmeden devam
eden her damla kanamayla kaybetmeye kendimi daha yakın hissettiğim anların
sonuna geldik galiba.
Ambulans gelmek bilmiyor, bana gelirken
yolda bir trafik kazası görmüş ve ona gitmiş. Öyle ya, o daha acil. Belki benim
bebeklerim içimde yaşam savaşı veriyor, belki de ambulansın gecikmesi yüzünden
bebeklerimi kaybedebilirim ama ne önemi var ki;zaten doğmamışlar bile diyorlar
belki de ambulans çalışaanları.
25 hafta 5 günlük hamileyim sadece. Bir
kızım ve bir oğlum var içimde, aynı anda atan 3 kalbiz biz. İçimde dans eden
iki minik adem oğlu, sabahları erken ve gece geç saatte dans gösterisi yapan
iki adem oğlu. Daha hareketlerini bile 2-3 haftadır net olarak hissettiğim
miniklerim, artık dayanamıyorlar, gelmek istiyorlar.
5 haftadır bu hastane odasında iğnelerle
ilaçlarla, tuvalete bile gidemeden Onlar'ı durdurmaya çalışıyoruz. Onlar'a bu
dünyanın şuanda Onlar için hiç uygun olmadığını anlatmaya çalışıyorum, “lütfen
orada oynamaya devam edin” diyorum.
Dinliyorlar beni, vazgeçiyorlar gelmekten.
Ama sadece 2-3 gün sürüyor vazgeçişleri. Sonra yine bir telaşa kapılıyorlar.
Öyle büyük ki doğma arzuları son 2 haftadır bana hipokalsemi atakları
yaşatıyorlar. Öyle ataklar ki, bütün kemiklerim kilitleniyor, odanın içinde
birilerinin gezmesi, ellerini hareket ettirmeleri bile bel kemiğimin içine
matkapla delinme hissi veriyor. Dizlerimi karnımda topluyorum, iki katlı
olmuşum. Benden çıktığına inanamadığım derecede kötü sesler ağlamak da değil
böğürmek tam anlamıyla. Saatler süren ataklar...
Bana bakmak için Sinop'tan yanıma gelen
annem ilişiyor gözüme zaman zaman. Elleriyle yüzünü kapatmış, bir annenin
yavrusuna karşı aczini gizlemek istercesine kapatmış kendini. Yanıma geliyor
gücünü toplayabildiği anlarda, elimi tutuyor, sımsıkı. Güç vermek istiyor bana.
Yavrusunu bu halde görmek delirtiyor O'nu. Çaresizlik yaşadıklarının adı.
Benim daha sonra anlayacağım, yavrusunun acısına karşı hiçbirşey yapamamanın
aczini yaşıyor olmalı. Bebekleri değil, kendi bebeğinin acısını düşünüyor
sadece. Kimbilir belki de doğduğum an gözlerinin önündedir. Minicik, yumuk
yumuk bir yavruyken hayatın nasıl bu kadar acı yaşatabildiğine anlam vermeye
çalışıyordur.
O'nun bebeğiyim ben. Çocuk ne kadar büyüse
de bebektir anne için diyor. Saçma geliyor o sözler o anda. Ben kocaman bir
kadınım artık anne. Bebeklerimi bekliyorum, belki de bugün doğacaklar.
Herşeyi başlatan ya da bitiren aslında o
hipokalsemi atakları. Ataklar sırasında doktorum bana tokoliz uygulamasını
kesmeleri gerektiğini söylüyor. 1 saat kadar kesilen tedavi sırasında doğum
ağrılarım uyarılıyor ve belki de erken doğum sonu beni bekliyor.
Ambulans geliyor bu arada; yaklaşık 3 saat
kadar beklemeden sonra. O gelene kadar doktorum bebeklerimin yaşama şansının
olduğu hastaneleri araştırıyor bir yandan. Bu kadar küçük bebekleri hangi
hastane yaşatırız diyerek kabul eder ki? O zaman bilmiyorum tabii şansımızın ne
kadar düşük olduğunu.
Tüm üniversite ve eğitim hastaneleri
sözbirliği etmiş gibi aynı cevabı veriyor, "yerimiz yok". Peki çözüm
nedir? Diğer hastaneleri de arayın.
Aranacak tüm hastaneler bitiyor, ama bizi
yaşama bağlama ihtimali vaad eden hiçbir yer çıkmıyor. Hatta bir hastane:
"Tabii tabii, bize gönderebilirsiniz
hastayı, biz doğumunu yaptırırız" diyor. Doktorum doğum için değil, asıl
bebekler için yer arandığını söylüyor tekrar, tıp adamının cevabı bu ülkede
yaşamanın zorluğunu birkez daha anlatıyor bize:
"Biz sadece anneyi doğurturuz, o kadar
küçük bebekler için bir şey diyemiyoruz".
Yaşadığımız şu çaresiz anlarda bana en çok
zarar veren cümle oluyor bu. Bu kadar küçük bebekler artık yaşatılabiliyor. Bu
ihtimalin varlığı bilinirken nasıl olup da bir tıp adamı bebeklerimi yok
sayabiliyor? Daha dün haberlerde gördüm, spiker Sonay Dikkaya'nın 680 gramlık
oğlunun yaşam savaşını kazanmasını. Nasıl da mutlular ailece. Neden ben de aynı
mutlulukla kucağıma alamayayım bebeklerimi?
Ne yazık ki bizim sağlık sistemimizde işin
maddi boyutunu karşılayamayacağımız için iyi bir hastaneye gidemiyorum.
Bebeklerim daha doğmadan sağlık sisteminin eksikleriyle karşılaşıyorlar bu
durumda.Bir anne için ne kötü bir durum, çocuklarımı yaşatabilecek yerler var
ama gidemiyoruz, çünkü işin parasal boyutu var ne yazık ki.
Tüm çözümsüzlüklere rağmen bir karar
veriyorum. Parasal boyutu ne olursa olsun ilk istediğim bebeklerimin yaşaması
olduğuna göre “en iyi hastaneye gidelim” diyorum doktora. Eşim yüzüme
bakıyor, nasıl diyen gözlerle. “Umrumda değil nasıl olduğu, gece-gündüz
çalış, dilen, banka soy n’aparsan yap umurumda değil, bebeklerimi en iyi özel
hastaneye götür, ben sadece yavrularımı sağlıkla kucaklamak istiyorum. Diğer
aşamaları diğer zamanlarda düşünürüz.”
“Tamam”
diyor kocam, “gerekirse ömür boyu kredi veya borç ödeyeceğim ama o hastaneye
götüreceğiz bebeklerimizi”.
Bunun üzerine doktorum da en iyi
bildiğimiz hastaneyi arıyor. O da ne? Herkes ağız birliği yapmış gibi bugün yer
yok diyor. Orası da yerimiz yok demiş. Saçımı başımı yolmak, çığlık çığlığa
bağırmak istiyorum. Para kısmına tamam dediğimiz halde nasıl yer yok derler?
Çaresizlik mi bu, yoksa kader mi? Yaşayacağımız çok kötü şeyler var da, tesadüf
dediğimiz şeyler aslında bizim yolumuzu mu çiziyor? Anlamıyorum, anlamak da
istemiyorum.
Bırakıyorum kendimi artık, rüzgarın beni
alıp savurmasına, yerden yere vurmasına izin vermek istiyorum bedenime, ruhuma.
Artık tüm çabalarım anlamsız nasıl olsa, kader deyip boyun eğmeliyim. Neresi
derse doktorum orası kabulüm. Başka bir hastane söylüyor, “yoğun bakımı
iyiymiş” diyor. Ama miş miş diye konuşuyor, kendisi de bilmiyor. “Başka
seçeneğim var mı” diyorum, “yok” diyor. Arıyorlar orayı, “tamam
yerimiz var, hastayı gönderebilirsiniz” diyorlar.
Ambulansa bindiriliyorum sedyeyle.
Hastanenin içinden geçiyoruz, hep çalışan olarak sedyeye hasta yatırmıştım,
şimdi ise kendim hastayım. Herkes bana bakıyor. Doğuma gittiğimi anlıyorlar mı
acaba diye düşünüyorum. Nerden anlasınlar ki? Karnım bile belli değil, hem de
yatar durumda iyice yok oldu. Bu haksızlık diyorum kendi kendime, karnım bile
çıkmadı daha. Neden doğuma gidiyorum ben? Cevabı en zor sorulardan biri bu,
cevabını bulursam sorun ortadan kalkacak ve karnım büyüyene kadar doğum
yapmayacakmışım gibi geliyor. Hayal dünyası işte, sınır tanımıyor.
Yola çıkıyoruz.
Ben ambulanstayım, yanımda Güllü var,
sarsıla sarsıla giden ambulansta serum şişemi tutmaya çalışıyor, hem de ayakta
duruyor. Pazar günü öğleden sonrası, herkes sokakta. Öyle yoğun trafik var.
Arkadan arabayla eşim ve annem geliyor. Bilinmezliğime giderken eşlik ediyorlar
bana. “Acaba trafikte ambulansı kaçırmışlar mıdır?” diye düşünüyorum. İnşallah
dörtlüleri yakmıştır, yoksa bizim cin fikirli insanımız ambulansın arkasından
açılan yola girer hemen. Gülüyorum kendi kendime, şu durumda bile kocamın
trafikle başedip edemediğini düşünüyor olduğum için. Düşünülmesi gereken son
kişiyi belki de.
Telefonla ayarlanan hastaneye geliyoruz,
telefonda bize söylenen doktorun ismini veriyoruz, “böyle bir yenidoğan
doktorumuz yok bizim” diyor danışmadaki görevli bayan. “Nasıl olur telefonla konuşuldu, yoğun
bakım için uygunluk alındı” diyerek durum anlatılmaya çalışılıyor ama
nafile. Telefonda “yoğun bakımımız var gelin” diyen doktor neonatolog
veya çocuk doktoru değilmiş, adı verilen doktor kadın doğumun nöbetçi asistan
doktoruymuş. İşte şimdi buyrun burdan yakın. Şu sedyeden inip herkesin saçını
başını yolmak ve deli gibi bağırmak istiyorum. Nasıl olur da bebeklerimi
yaşatabileceklerini söyleyen doktor kadın doğumcu olur? Yoğun bakım doktoruyla
konuşmadan, o doktor hastanede olmadan nasıl onaylanır hastaneye kabulüm?
Neden anlam aramaya çalıştığımı da
anlayamıyorum aslında, artık hiçbirşeyi sorgulamayacağım. Herşey için çok geç
nasılsa ve benim seçim yapmak gibi bir şansım yok. Allah’ım sen benim ve
yavrularım için doğru yolları aç!
İşin özü telefonda hastaneye kabulüm için
verilen onay bebeklerim için değil erken doğumu önleme tedavisi içinmiş. Ama
biz zaten doğum başladığı için yoğun bakım arıyorduk ki bir yanlış anlaşılmayla
buradayız.
Benim alınacağım planlanan odaya alıyorlar
beni, Doktor geliyor, kısa bir anamnez
ve karşılıklı sorularla durum hakkında bilgi alınıyor. Durumu daha iyi anlamak
için ultrason getiriyorlar. Ultrasonla detaylı bir görüntüleme yapıyor; gebelik
haftası, bebeklerin durumu, tahmini ağırlıkları, rahim ağzı genişliği/açıklığı
vs değerlendiriyor. Rahim ağzında açılma olduğunu ama durdurulabileceğini
düşünüyor, ancak asıl değerlendirmenin vajinal muayeneyle anlaşılacağını ancak
riskleri olduğundan muayene etmek istemediğini söylüyor. Doğumu durdurma amaçlı
daha önce denenmemiş olan progesteron ampul kullanılmasına karar veriyor ve
eşimi nöbetçi eczaneye gönderiyor ilaçalması için. Ağrılara çare olması
umuduyla daha önce denenmemiş ilaç verilmesine seviniyorum. Bu ilaç seçeneğini
diğer doktorum niye denememiş acaba şuana kadar diye aklıma takılıyor bu arada,
ama ne fayda, boşver Gülay, boşver düşünme artık. Eşimle Gül ilacı almak için nöbetçi eczaneye
gidiyorlar. Doktor geliyor sonra, sanırımuzmanıyla konuştu ve vajinal muayene
yapılıp öyle karar verilmesi önerildiği için vaginal muayene yapmak istiyor.
Muayene eder etmez yüz şekli değişiyor,
“Ne yazık ki bu doğum durdurulamaz,
rahim açılmış” diyor, rahim agzının açılmaması için daha önceden yapılan serkulaj ipinin artık
yerinde olmadığını göstermek için elinde tutmuş ve gösteriyor.
“Hemen ameliyathaneyi hazırlayın” diyor
hemşireye. “Seksioya alıyoruz”.
“Eşini de arayın, ilacı almasın” diyor.
Yapma doktor, elini ayağını öpeyim
doğurmayayım, yalan de tüm söylediklerine doktor. Bak yaşın da çok küçük
görünüyor, asistansın belli ki, “yanılmışım” desene doktor.
“Tecrübesizim ben” desene doktor.
Bir şey söyle doktor, benden yana olan bir
şey söyle. Ama daha çok küçükler desene doktor.
Son umudum, son kalem de düştü.
İşte hayalini kurduğum
ama hayallerimle alakası olmayan doğum hikayem başlıyor.
“Başka yol yok” diyor. Rahim açık, daha önce
ameliyatla dikilen rahim ağzı tamamen açılmış. Kanama da açılan dikişlerin
kanamasıymış.”
Ben kadere zaten bıraktım kendimi, gidelim
diyorum. Çıkıyor odadan hemen geri geliyor, sezeryan iptal normal doğum
yapacaksın diyor. Nasıl olur, itiraz ediyorum. Bebeklerim zarar görür. Ben
onların yaşamasını çok istiyorum diyorum.
Nafile sözlerle sedyeye alınıyorum.
Çek dostum sedyeyi, en acelesinden, kır
rotayı doğumhaneye.
Ansız şansız doğum gelsin.
Hadi Gülay Öztürk Kömür.
Zaman sızlanma zamanı değil, kaçınılmazsa
tadını çıkarma zamanı şimdi.
Odaya getirilen sedyeye alınıyorum ve
odadan çıkıyoruz. Sedye tekerleklerinin her dönüşü ile hayallerimden uzaklaşıyorum
şimdi. Odadakilerin yüzleri silikleşiyor tek tek gözlerimde;
Annem eliyle ağzını burnunu kapatmış,
açıkta sadece gözleri kalmış, o gözler çok şey anlatıyor ama, bilinmezliğe
gidişimin farkında en azından. Bu sedyeli gidişten anne olarak mı düşük yapmış
olarak mı (diğer seçenek için kelimeleri kullanmayı tercih edemiyorum, düşük
demeyi tercih ediyorum şuan).
Eşim eczaneye giderken yoldan çevrilerek
geri çağrılmıştı ve daha ne olduğunu anlayamadan doğuma alındığımı görerek
şaşkına dönmüş durumda ve algılamaya çalışıyor, bana sorarsanız hiçbişey
anlamadı garibim :) Ama biranda, “ben de doğuma girmek istiyorum” diyor. Çok
seviniyorum yanımda olacağı/olmak istediği için, ama talebi reddediliyor
hemencecik.
Tüm gebelik ve doğum hayallerim, açılacak
asansör kapısıyla sona açılacak saniyeler sonra, en özgür alanım, hayallerim gidiyor elimden.
Annem gitgide silikleşiyor arkamda, asansör kapısındayım ve sona ulaşma
çizgisinden geçiyorum.
1 katlık yolculukçok çabuk bitiyor ve
doğumhaneye geliyoruz.
Ne kadar da küçük bir doğumhane burası
böyle. İçimi daraltıyor havası.
İlahi Gülay, baloya mı geldin de içimi
daralttı diyorsun, en büyük fiziksel acıların çekildiği doğum olayının
gerçekleştiği yer burası. İnlemelerin, acıların, kıvranmaların yeri. En
güzel kavuşmaların da yeri, bazen de en büyük kayıpların.
Benim bu mekanda hissettiklerim hangisi
olacak? Korkmaya mı başladım acaba? Bebeklerimin doğmasıyla başlayacak
bilinmezliğin de ötesinde bir korku duymaya başladım. Doğum ağrılarının korkusu
bu sanırım. Utanıyorum biranda, bebeklerimi ölüm-kalım savaşına başlatacak olan
maratona girerken ben fiziksel acılarımı düşünerek korkmaya başlıyorum. Serumum
takılıyor, suni sancı verecekler.
Ne gerek vardı ki buna? Matkap ustası yok
mu buralarda, o çok hünerlidir bu konuda. Kökten hallediyor meseleyi. Günlerdir
çektiğim o bel ağrıları geliyor yine aklıma ve daha da korkmaya başlıyorum,
aynı zamanda utancım da artıyor korkularımla beraber. En büyük ağrılardan
sayılır doğum ağrısı.
Günlerdir yaşadığım ağrıları düşününce daha
büyüğünü tasavvur bile etmek istemiyorum. Ateşler sarıyor tüm bedenimi. Son
günlerde yaşadığım o bel ağrılarından daha çok ağrı bekliyorum ve düşüncesi
bile çok korkutuyor, söyleyemiyorumkimseye ama çok korkuyorum. O ağrıların
fazlası belki de ağrı şokuna sokar ve
hissetmem bir şey diye aptalca düşüncelere de dalıyorum biryandan. biranda.
Gülesim geliyor. Nasıl bir şey bu ki biranda birçok duyguyu yaşayabiliyorum?
Yoksa ben delirdim mi?
Milyonlarca hatta milyarlarca soru var
kafamın içinde ama hiçbirinin cevabı yok.
Ağrılar başlıyor, ağrı gelince ıkınmam
söyleniyor. Ebe olduğumu unutuyorum veya onlar unutuyor. Bu kadarcık ağrılarla
neden ıkınacak mışım ki? Bel ağrılarımdan daha kuvvetlisi gelecek ki doğum
sancısı tabirinin hakkını versin. Şimdiden ıkınırsam doğum sancıları gelince
gücüm kalacak mı ki? Allah’ım n’apıyor bunlar ya. Bu asistan yaptırıyor üstelik
doğumu.
İmdatttttt…..doktor yok mu???
Derken bir adam geliyor, orta boylu, kır
saçlı, gözlüklü ve iri yarı görünüyor yattığım yerden gözüme, oranın ağası gibi
davranıyor ama kendinden oldukça emin ne yaptığının farkında olan biri olduğu
izlenimi ediniyorum. Güven verici bir özellik geliyor biranda odaya, kim
olduğunu öğrenmek istiyorum.
Yanıma geliyor, “hadi hadi, daha çok ıkın”
diyor.
“Siz kimsiniz?” diye soruyorum, nasıl olup
da bu cesareti bulduysam kendimde.
Birden sesi yükseliyor,
“N’apacaksın kim olduğumu, sen işine bak”
diyor.
Adını “Bay sen işine bak” koyuyorum o
anda.
Sen işine bak….
Bu cümle çınlıyor beynimin içinde. Ben
işime bakayım tabii.
25 haftalık bir gebe olarak benim işim
neydi sahiden, bilen var mı?
Bebeklerimi 9 ay boyunca karnımda
taşımaktı ilk işim, ama buradayım. Yapamadım onları taşımayı, beceremedim.
Allah’ın kadınlara verdiği bu doğal olguyu tamamlayamadım, işte buradayım.
İşini iyi yapamamanın cezasını çekmeye/çektirmeye geldim buraya.
Sorgular…sorgular….
Artık hiçbir anlamı olmayan sorgular
Şimdi buradayım, neyse cezam kes hakim bey
Kes artık cezamı da bitsin bu işkence, ne
olacaksa olsun artık ama sadece benim üzerimden gelişsin olaylar, çocuklarım
değil.
Birden Nuray giriyor doğumhaneye.
Allahım bu mucize mi? Bir dostum daha
yanımda, öpüyor beni ve çıkıyor dışarı.
Ikın,ıkın, ıkın…..sesleri yoğunlaşıyor
biranda. Niye ıkınayım ki dün geceki ağrıların yarısı kadar bile değil bu
ağrılar, doğum sancısı dediğin dünkü ağrıların en az iki katı olmalı. Şuanki
ağrılarım dün geceki matkap darbelerinden öylesine az ki, bebeklerim doğuyor
olamaz bu kadar az ağrıyla. Bu asistan hiç doğum yaptırmadı mı daha önce?
Ezan sesi geliyor kulağıma,
dua etmek istiyorum o anda, ezan sesiyle Allah’a daha yakın hissediyorum
kendimi ve beni duymasını istiyorum, sağlıkla yaşasın çocuklarım istiyorum.
Saat 18.40
Bay “sen kendi işine bak” birden seriye
bağlanmış gibi koşturuyor, turkuaz renkli forması olan hemşireyi görüyorum ve
ellerini birleştirmiş bir şey taşıyor yavaşça.
Kafamı kaldırıp bakıyorum ki ellerinin
içinde siyah üzerine gri/beyaz kıvrım kıvrım çizgileri olan avuç içi büyüklüğünde deniz kabuğu görünümlü,
hareketsiz bir cisim taşıyor, kırılacakmış gibi dikkat ve sakinlik içinde.
Bu deniz kabuğu görüntüsünün zihnimde her
kıvrımına kadar ömür boyu kalacağını o an bilmiyorum tabii. Sırf o görüntüyü
yapabilmek için resim yeteneğimin olmasını çok isterdim, sadece beynime
resmedebiliyorum, ilk günkü haliyle capcanlı duruyor gözümün önünde.
Kafayı yedim galiba, ne işi var burada
deniz kabuğunun.
Hareketsiz, kıpırtısız, soluksuz duran,
siyahın değişik tonlarından oluşan çizgilerle kavisler çizilen görüntüsü olan
bir deniz kabuğu.
Bay “sen işine bak” yer gösteriyor
hemşireye, oraya koyuluyor deniz kabuğu ve anında bir koşturmaca başlıyor,
hızla hareket eden eller ve bacaklar var sadece.
“Artık ıkınma” diyor bir dış ses.
Bu sesle ruhum bedenimin üstüne çıkıyor,
gezinmeye başlıyor. Artık herşey bir dış sese dönüşüyor.
Deniz kabuğu sandığımın Bebek Kömür 1
olduğunu anlıyorum kısa süre sonra, Ali doğdu yani. Her kadının hayali olan
doğum hikayemin 1. Aşaması buymuş demek ki; çekilen onca ağrıdan sonra bir
bebek ağlaması duyulur ve ağrıdan bitap düşmüş, terler içinde kıvranan kadının
yüzünde biranda bir gülümseme belirir; gülmekle ağlamak arası garip sesler
çıkar ve kollarını uzatan kadına bir nur topu verilir.
Böyle izledik hep filmlerde.
Yanlış çekilmiş bir film mi, benimki?
Hemşire gelip, “tebrikler…nur topu gibi
bir deniz kabuğunuz oldu” diyor yükselen ruhuma doğru.
Ali… demek istiyorum, Ali onun adı.
Deniz kabuğu değil.
Ali’m O benim.
Kendimi acınası ve eksik bir kadın olarak
hissediyorum tekrar, tavana yükselen ruhumu alıp yerin dibine sokasım
geliyor.
Eksik kadın, ağlayan bir bebek doğurmayı
bile beceremeyen kadın.
Kafamı başka tarafa çeviriyorum, artık
herşeye kapandı ruhum.
Komutları yerine getiren bir robotum
şimdi, kadın değil, anne değilim artık.
Bakamıyorum kızımın doğumuna
Yolunu gözlediğim Elif’ime bakamıyorum.
Kocamın hayalini kurduğu, fırfırlı
çamaşırlar giydirmeyi planladığı, annesine benzeyen,annesi gibi sarı saçlı ve
güzel olsun istediği Elif’ime bakamıyorum.
Baksaydım O’na benimle kalır mı acaba diye
bile düşünemediğim Elif’im.
Saate bakabiliyorum sadece, 18.48.
Elif’im hoş geldin demek istiyorum.
Kadın olmanın zor olduğu hayata hoş geldin
diyebilseydim.
Duvara asılmış kocaman saat, zamanın nasıl
aleyhime işlediğini yüzüme vurmak için oraya asılmış gibi sanki.
Bakamıyorum Elif’ime, eksik tarafımla
tekrar yüzleşmek istemedim belki, ağlamayan bir bebek doğurdugum için.
Başucumda yoğun hareketler var, gözlerim
kapalı, gölge insanlar birşeyler yapıyorlar.
Çocuklarıma ne yapıldığını 24 saat
geçmeden asla tahmin edemeyeceğim şeyler oluyor şuanda orada.
Öylece yatıyorum masada. Ne epizyotomi
kesiği acı veriyor ne de dikilme acısı.
Bir adam daha geliyor sona doğru,
hastanenin kadın doğum uzmanı olduğunu ve yoğun pazar günü trafiğinde doğumuma
ancak yetişebildiğini ertesi gün öğreneceğim, o anda onu da bilmiyorum hala.
Öyle ya, insanoğlunun var olmasından bu yana olan fizyolojik bir olaya neden
bir uzman doktor eşlik etsin ki?
Ikına sıkına doğururum işte. Doğumda bu
kadar küçük bebeklerin zarar görmesi gibi bir durum mu var ki?
Ne karnımın ne kadar büyüdüğünü biliyorum,
ne de aşermenin ne olduğunu, ne kadar kilo aldığımı, bebek dergilerine
gözatmanın nasıl bir şey olduğu, bebek odası ve giysilerini en özelinden
hazırlamanın heyecanının nasıl bir şey olduğunu biliyorum.
Hamile kıyafetim olmadığından kocamın
eşofman altı ve fanilasıyla geldim doğuma.
Bir arakadaşım eşim dostum da elinde bir
kıyafet alıp getirmemiş demek ki “al bunu
giy” diye.
|
Aşermek nedir bilmedim hiç, sadece bir
kez canım karpuz istedi, onda da kocamın “ocak ortasında ne karpuzu” diyip
vurup kapıyı çıkmasıyla karşılaştım hastane odasındayken. Oysa ki hayatımın en az yemeğini yedim
hamileliğimde. Erken doğumu durdurmak için verilen ilaçlar ağzımı yapış yapış
yapıyordu ve ben hiçbirşey yiyemiyordum. Magnezyumun etkisiymiş, donmuş yağa yatırılmış
bir bulaşık teli çiğnemek olarak tanımlıyordum ağzımdaki iğrenç hissi. Kış ortasında buzdolabından soğuk sular
içmekti tek yapabildiğim, en iyi ihtimalle buz gibi meyveler yemek
istiyordum. Hastanede yoğun bakımda çalışan
arkadaşım Sezer'in hamileyatağımda beni besleyişi geliyor aklıma. Ben hasta odasında, rahim ağzına gelmiş
olan su kesesinin rahim içine girmesi için başaşağı yatırılmışken (20 haftalık hamileliğimde
rahim ağzı 4 cm açıkken ve dikilmesi gerekirken, vajenden dışarı çıkan
amniyos kesesi yüzünden dikiş atılamadığı
için 2 gün boyunca baş aşağı pozisyonda yatırılmıştım ve kesenin içeri
girmesi bekleniyordu. Zira dikiş atma işlemi sırasında kese patlayabilir ve
herşeyin sonu olabilirdi) nöbetten çıkıp koşa koşa yanıma gelip elleriyle minik
minik kopararak peynir-ekmek yedirmişti bana. Hayatımın en lezzetli yemeğiydi sanırım
o lokmalar. Sevgi vardı içinde, dostluk vardı, insanlık vardı. Ahh Sezerim, senin minik minik,
dakikalar boyunca yedirdiğin lokmaları, ben 20 saniyede nasıl da kusmuştum,
başaşağıyım ve kocam kusarken bile doğrulmama izin vermiyordu, keseyi
yırtacaksın diyordu, kalkma. |
Şimdi bu doğum masasında sorguluyorum
yaşadıklarımı. Oda çok kalabalık ama ben o kadar yalnızım ki.
Hamileliğimde bebeklerime sığınır onlarla paylaşırdım
hislerimi, şimdi onlar da koptu bedenimden.
Bebeklerim nasıl acaba? N’apılıyor onlara
şuanda?
Yaptıkları şeyleri asla tahmin
edemeyeceğimi öğrenmek için 24 saat zamanım var daha.
Bir dış sesin “Geçmiş olsun” demesiyle
anlıyorum doğum eyleminin bittiğini.
Ne geçti ki geçmiş olsun? Size geçmiş
olsun beyler, Pazar Pazar tatilinizi bölüp geldiniz buralara kadar, zahmetler
verdik size de kusura bakmayın.
Benim için geçen bir şey yok. Gelecek
başladı şuan, ne getireceği ne götüreceği belli olamayan belirsizlik başlıyor
benim için.
Ne kadar zaman geçti orada bilmiyorum,
odama ne zaman alındığımı bilmiyorum. Ben ve tavana yükselen ruhum oranın çok
uzağındayız, hesap odasına girdik.
Odaya geldiğimde hayatımın hemen her
anında yanımda olan dostlar karşılıyor beni
Annem, kocam, Güllü ve Nejla.
Odama alınırken kapıya takılıyor gözüm,
özel hastanelerde doğum olduğunda oda kapısına
takılan bebek süslerine bakmak istiyorum ama bişey göremiyorum.
Ben bugünün hayalini kuruyordum ama, ben
doğum yapacağım, kapıma bir pembe ve bir de mavi süs asılacak. Herkes bakacak
ve,
“Ayyyy, ikizleri olmuş bu odadaki
kadının, ne kadar şanslı, hem de biri kız biri erkek” diyeceklerdi
imrenerek. Kapı aralığından filan görmek isteyeceklerdi o bebekleri ve şanslı
annelerini.
Niye unuttular ki şimdi bu kapı süslerini?
Sorsam garipserler mi acaba beni? Utanıyorum sormaya, içime atıyorum ağız
dolusu sözlerimi.
Yatağımdayım, arkadaşlarım gelmiş yanıma.
Bebeklerimi getiren yok. Kollarım boş, yatağım boş ve karnım da boş galiba.
Ellerimi karnıma koyuyorum, 6 ay boyunca
yaptığım gibi okşamak istiyorum onları, kimse görmesin istiyorum ellerimin
karnımda olduğunu, saklanıyorum.
Kocama takılıyorum, benden daha şaşkın
olduğunu anlamam yıllar alıyor.
Misafirlerimizialıp yemeğe götürüyor
dışarıya kocam.
Benim de kocamla hesaplaşmam başlıyor
onlar gittiğinde. Hamileliğimde yaşadıklarımız saniyeler içinde görüntüleniyor
yenidenzihnimde ve yüreğimde. Sırası değil ama geldi işte.
|
Ambulans beklerken bana kızıyordu kocam,
panikten korkudan ne yapacağını bilmez halde, “ hastane bile ayarlamadın
daha, doğuruyorsun” diyordu, elindeki telefonu bana uzatarak, ağrılarımın
arasında hastaneleri aramamı istiyordu yer bulmak için ya da bize özel
hastaneler konusunda yardımcı olacak birilerini arayıp yer ayarlamalarını
istememi söylüyordu. Ben de gık demeden yapıyordum söylediklerini. Oysa ki bir kadının hayatının en özel,
en güzel dönemidir hamileliği. Değil sağlık sorunları bulantılar,
aşermeler bile olmasına razı olarak hamilelik geçirmek bile bir nebze olsun
tadını çıkarmak olurdu hamileliğimin. Bulantıya, aşermeye bile hakkım
olmadı.. Herkes etrafında pervanedir. Hele ki kocam ve ailesi için hayali
kurulup da bir türlü kavuşulamayan bir bebekse bu, anne adayının ayağına
kırmızı halılar serilir. Böyle beklentileri olan biri değilim
zaten ben, tek istediğim sevgi demiştim evlenme kararımızı
verdiğimde,müstakbel eşime. Hep de aynı kaldı isteğim. Sadece eşim
değil, tüm ailesi dört gözle bekliyordu E.K. nın çocuğunun olmasını. “Bir çocuğum olsa ailem deli olur”
diyordu hep. “Seni el üstünde tutarlar”. Gerek yoktu el üstünde tutmalarına da,
sevgi göstermeleri yeterdi benim için. Ekstra güzel olan hiçbirşey istemezken
ekstra kötü dönüşler yaşadık. 16 haftalık hamileyken ve düşük tehditi
yaşıyorken, yataktan çıkmamam gerekirken, cep telefonlarının yaygın olmadığı
ve sabit telefonların ömrünü doldurmasına ramak kalan dönemlerde, ev
telefonunun her çalışında kalkmam gerekiyordu ve bu yüzden eve telsiz telefon
istemiştim. Çok şey değil ki istediğim, yataktan
çıkamıyordum ve sürekli çalan ev telefonuna kalkmam gerekiyordu. Gelirimize
göre hiç de pahalı olmayan bir telsiz telefon istemiştim, hamileliğimin riske
girmemesi için, lüksten dolayı da değildi üstelik. Annesine şikayet etmişti beni, ”ala ala
bitiremedim, kanımı kuruttu benim, kanımı “ diye bağırışları gözümün önünden
gitmiyor yıllar sonra bile. Annesi de “ne biçim gelin bu” demişti,
“kocasına hiç anlayış göstermiyor”. “Gitsin bu” demişti
sevgili kocacığım bir eşyadan söz eder gibi, kimse de gık dememişti. Kanamalı
halimle toplayıp çantamı gitmek istemiştim, kayınpederim durdurmuştu bemi
kapıları kilitleyerek. Etliye sütlüye karışmayan bir adamdı ve ilk kez
birşeye müdahale ettiğini görüyordum, kızmıştı benim ana-oğula. Göndermemişti
o gece evden beni Ertesi gün doktorumu arayıp beni
hastaneye yatırmasını istemiştim, kayınvalidem TV izlerken ve kayınpederim de
şekerleme yaptığı biranda erkenden kaçıp hastaneye sığınmıştım. Çaresiz
kalakalmıştım orada, ben şimdi ne yapacağım sorularıyla beraber. Annem demişti ki, “ bu durumda
n’apacaksın kızım 2 çocukla?” Kelimelere dökmeden anlatmak istediği
sözleri anlamamazlıktan gelmiştim. Düşünmek bile istemiyordum öyle bir
olayı. Görümcem çok ilgiliydi o dönemde benimle, annesiyle arasının kötü
olması pahasına yine de abisiyle konuşuyor ve yanlışlarını O’na söylemeyi
başarabiliyordu. Aile içindeki yanlışlara yanlış demek
yanlıştı Onlar’a göre. Birbirimize benziyorduk bu konuda,
asiydik. |
Geçmişle hesaplaşmam kapının açılıp eşim
ve arkadaşlarımın yemekten dönüşüyle beraber sona eriyor.
Yemekten döndüklerinde birilerinin
ağzından bir söz bekledim. Yolda hemşireler onları görüp “anneyi hazırlayın da,
bebeklerini görsün” demişlerdir muhakkak diye bekliyorum Ya da biri elinde süt
pompasıyla gelsin ve annenin bu en özel ve ilaç gibi değerli sütünü alalım
demiş olsunlar.
Kimseden gelmedi o sözler.
Ben de bir şey soramıyorum, sorarsam
haketmediğim birşeyi istemenin mahcubiyeti var üstümde.
Biri çıkıp “ne yaptın da talepte
bulunuyorsun” diyecek korkusu üstümde.
Nuray geliyor bir zaman sonra.
Gülen bir yüz, coşkulu bir ses. Gözlerim
zifiri karanlığa alışmışken birden doğan güneş gibi gülen bir yüzle,
“Tebrik ederim canımmm” diyor.
Algılayamıyorum ilk önce, neyi tebrik
ediyor ki şimdi? Dalga mı geçiyor yoksa benimle yarımşar kilo kıyma doğurduğum
için?
Boynuma sarılıp öpüyor beni, dalga
geçmekten uzak gayet samimi şekilde, “
anne oldun canım, tebrik ederim” diyor.
İlk kez biri anne oldun diyor bana, nasıl
hoş geliyor kulağıma, tarif edilemez.
“Gördün mü bebeklerini, çok tatlılar”
diyor.
Kulaklarıma inanamıyorum. Biri bebeklerimi
görmüş ve “çok tatlılar” diye tanımlıyor onları.
İçinde ölüm veya felaket senaryosu yok
sözlerinin.
Çok tatlılar diyor; sağlıklı doğup
annesinin kucağına verilen bebekler için kulllanılan bir söz kullanıyor.
“Gerçekten mi? Nasıl gördün, içeri mi
aldılar “diyorum.
“Hayır, camekandan görünüyorlar. Aaaa, sen
daha görmedin mi?
Kimse bir şey söylemedi ki, nasıl göreyim.
“Hadi kalk çabuk, insan bebeklerini görmez
mi bu vakte kadar”.
Nuray kolumda kalkıyorum, sırtıma hırka giydiriyor,
birinin beni düşündüğüne inanamıyorum. Üşütmeyeyim diye hırka giydiriyor,
koluma giriyor destek olmak için. Ayağıma giyecek bir şey de yokmuş yanımızda,
hastanenin terliklerini giydiriyor ayağıma.
Bebek odasının kapısına gidiyoruz, Nuray
camekanı açabilirler mi diye soruyor hemşirelere, ben sessiz ve çekingen
duruyorum yanında.
Uzakta iki minik kuvöz görüyorum, “işte
bebeklerin, ne kadar da tatlılar “ diyor gayet ciddi bir edayla.
Nuray tatlı olduklarını nasıl anlamış
olabilir acaba? Kendinin de 6 aylık bebeği olduğu için annelik hissiyatıyla
seviyor olmalı onları.
Ben kuvözlerin içinde varla yok arası
siluetler görüyorum, siluetten daha çok olan şey ise hortumlar,borular ve
tüpler ve onlar bebeklerimden daha ön plandalar :)))
Ve
bir sürü hortumlar, kafayı yememek için saymaya kalkışılmayacak kadar çok
hortum var. Çizgi filmlerden kaçıp oraya gelmiş gibi görünen iki minik çizgi
film kahramanı gibiler, Temel Reis ve Safinaz ismini takıyorum Onlar’a.
Çok kısa süre bakıyorum ve odaya dönmek
istiyorum. İçeri girerken kapıya takılıyor yine gözüm ve şu bebek süslerine
takılıyor aklım.
Böylesine minik bebekleri doğuran annenin
kapısı layık görülmemiş belli ki.
Ben ambulansa alınırken Kübra Annem ve
Baki Babam da Çaycuma'dan yola çıkmışlardı, onlar da geliyor bir süre sonra.
Şaşkınlıklarını saklayıp havadan sudan konuşmak istiyorlar, ne diyeceklerini
bilemedikleri her hallerinden belli. Baki Babam camekandan bakıp bakıp geliyor,
bana el salladılar, ayak salladılar keratalar şeklinde sözler söylüyor, gülümsetmek
için bizi.
Kayınvalidem, evin patronu ve kimsenin
aşamadığı koca duvarıdır. O olmadan hiçbirşey olmaz, doğum bile olamaz yani o
kadar kadın.
Doğum başlayınca ve nakledilmem gerektiği
söylediğinde sevgili eşimin ilk sözü:
“Durun anneyi çağırayım” olmuştu.
Avazım çıktığı kadar bağırmıştım ben de,
“Annen mi doğurtacak
beni?”
Eşim kesinlikle annesi olmadan doğumun
olamayacağına inanıyor.
Herşeyde annesi olmalı ona göre, annesi
herşeyi başarabilen ve en doğruyu bilendir.
Bunun doğruluğunu, anneler olmadan
hiçbirşeyin olmayacağını anlamak için annelikte en az birkaç yıl pişmek
gerektiğini de zamanla öğrenecektim.
Doğumuma gelmişlerdi şimdi, yanımda olmak
ve bana destek olmak için buradalardı.
Annem 3 haftadır benimleydi, ben kapris
yaptım mı bilmiyorum ama hatırlamıyorum da kimseye kapris yaptığımı, Ersin’in
epey bir kaprisini çekmişti annem. Benim ise altımdan idrar ve dışkı sürgüsü
çekiyordu daha çok. Artık azat olsun istiyordum ben de. Yaşadığı ilçede bağda
bahçede dolaşırken burada hastane odasında 4 duvar arasındaydı 3 haftadır ve
buna fazlasıyla hakkı vardı. Bir kadının en güzel gününde, anne olduğu günde
yanımda kayınvalidemin kalmasını istemiyordum. Sevilmek, ilgi görmek
istiyordum. Benim günüm olmalıydı bugün, başkalarının dertlerini veya ağrılarını
dinleyeceğim birgün olsun istemiyordum.
“Sizin buralarda gece kalmanız zor olur,
eve gidip dinlenebilirsiniz” demiştim. Yanımda da yine Gül ve annem kalmıştı.
Ne çok sıkıntımı çekti bu kızcağız? Bir
gün bile gık demeden hem de. Kardeşim yapmaz onun yaptığı denir ya, benim 2 kız
kardeşim de yapmadı, hatta Gül'ün yaptıklarının yanında kardeşlik kavramı
yeniden sorgulanması gereken bir değer halini alıyor benim için.
Gece olup herkes çekiliyor yanımızdan, Gül
ve annemle başbaşa kalıyoruz yeniden. Bebeklerim hakkında bilgi alabilecek
birşeyler istiyorum, ama soramıyorum kimseye. Göğüslerimin şiştiğini
farkediyorum, süt mü geliyor acaba?
Yok canım daha neler. 25 haftalık doğumda
süt gelir mi hiç? Ayrıca ikiz bebek anneleri mail grubunda en çok şikayet
edilen konudur sütlerinin olmaması. Genel çoğunluk olarak ikiz bebeklerin
zorluğundan dolayı annenin yaşadığı stres faktörlerine bağlıyorlardı bunu.
Eeee, ben daha büyük sıkıntı yaşadığıma göre benim hiç gelmemeli sütüm. Bu
düşünceler içinde bu konuda da bir şey sormuyorum kimseye. Öyle ya, bir özel
hastanedeki hemşire ve doktorlardan daha iyi bilemem bu konuları.
Eğer gerek olsaydı onlar zaten süt sağmamı
isterler, yanıma gelen bir bebek hemşiresi olur ve sütümün gelebilmesi için
birşeyler yapar veya denerdi. Bu durumda sessizce yatmalıyım yerimde.
Gece delik deşik uykularla geçiyor.
Sürekli karnımda bir hareketle elim karnıma gidiyor. bebeklerimin tekmelemesi
gibi bir çırpıntı… Birkaç kez bebeklerim tekmeliyor diye okşamaya giden elim
birden hissettiğim hakikat duygusuyla boş dönüyor geri.
Ersin geliyor bir ara. Hayırdır diyorum?
“Hiççç, evde duramadım öylesine geldim” diyor.
Seviniyorum.
Aslında bebeklerimiz için kan lazımmış ve
doktor babası versin dediği için O’nu çağırmışlar. Çocuklarının sağlığı için
ondan kan istenmesinin büyük gururu var yüzünde. Çocuklarının yaşaması için
candan, kandan verilen bir şey yani.
En son sabah ezanıyla açıyorum gözümü.
Bebekler için ilk 24 saat en önemli dönem demiş bebek doktoru. Biran önce 24
saat dolsun diye bekliyorum. Beyin kanaması en çok bu dönemdegörülürmüş. Zaman
aleyhime işlercesine geçmek bilmiyor.
Lavaboya gidiyorum, bacaklarım kilitlenmiş
sanki, yürüyemiyorum. İnanılmaz ağrılar başlıyor kaslarımda, her adımda
kaslarım yırtılırmışçasına acı veriyor.
Önemsemiyorum.
Camdan süzülen gün ışığının bugün bana
güzellikler getirmesini diliyorum, ezan okunurken yapılan duanın önemini
hatırlıyorum ve dua ediyorum bebeklerim için, hasta olan tüm bebekler için.
Gözlerimi kapatıyorum, beynimin tüm
enerjisini görünmez bir yol açarak kalbime yönlendiriyorum. Beynimdeki
duyguları kalbime yönlendirebilmenin ve büyük bir güçle o gücü hissedebilmenin
şaşkınlığını yaşıyorum. Tüm hislerimi yönlendiriyorum beynimden kalbime açılan
kanala. Kendimi alıp minik camekandan çevresi belirsiz şekilde görünen iki
küvözün ortasına bırakıyorum, tüm bedenim ordaymışcasına oraya aitlik duyuyorum
ruhumda. Kollarımı açıyorum, yüzüm duvara dönük. Daha önce hiç görmediğim yoğun
bakım odasının içindeki eşyaları görüyorum; ventilatorler garip seslerle
çalışıyor, oksijen ve aspiratör çıkış noktaları ve kablolar, hortumlar ve daha
çok hortumlar var. Sağ elimi oğlumun vücuduna, sol elimi kızımın vücuduna
koyuyorum, küvözü aşan insanüstü bir güç doğuyor içime, ellerimin altındaki
minik bebekler görünmez oluyor, çok çok minikler.
Yükseliyorum tavana doğru, miniklerimin
kalp atışlarını ellerimde hissediyorum, benim ellerimle kalp atışlarının normal
düzene girdiğini hissediyorum. Benden onlara giden bir yaşam hattı oluşuyor.
Telepati denilen şey hakkında daha fazla bilgi edinseymişim keşke, o zamanlar
inanmazdım belki de ama şuan telepatiyi iliklerime kadar yaşıyorum. Oradayım
tamamen. Bedenim ne kadar uzakta olursa olsun ben o an kesinlikle bebeklerimim
yanındaydım.
Ben
bebeklerimi hissederken Onlar’ın da beni hissettiklerini duyumsuyorum. Bağlı
oldukları makinenin verdiği oksijenle bünyelerinde dolaşıyorum. “Hadi” diyorum.
“Kolay değil, biliyorum, ama hadi” diyorum. Güzel günlerimiz var bizi bekleyen;
benim çifte kavrulmuşlarım. Sizinle çocuk olup kaldırımlarda sek sek oynayacağız,
sizi bahane ederek salıncakta sallanıp kaydıraktan kayacağım gönlümce. Sırf
çocuklarım eğlensin diye yapıyorum diyeceğim soranlara.
“Hadi yavrularım. Bu hayat savaşına
sarılın sıkıca. Buna yetecek güçtesiniz. Çünkü siz aşk bebeklerisiniz, gücünüzü
aşkımızdan alan anne-babalara sahipsiniz. Bu aşk dörtgen şeklinde olacak. Hep
beraber gülüp hep beraber eğleneceğiz. Beraber ağlayıp beraber kızacağız
minicik şeylere belki de”.
“Ha gayret çifte kavrulmuşlarım, ha
gayret”.
Gözümü kapatıp bu ruhani yolculuğu
yaptıktan sonra “nasılsın” diye soran doktorun sesiyle dönüyor ruhum bedenime.
İçgüveysinden halliceyim sanırım.
Muayene ediyor beni, dikişlerimi kontrol
edip pansuman yapıyor, canım yanmasına rağmen garip bir şekilde acıyı
içselleştiriyorum ve fiziksel olarak bir şey hissetmiyorum.
Kontrol sonrasında biraz dolaşmamı
söylüyor doktor. Zorlukla kalkıp ayağıma gece Nuray’ın getirdiği terlikleri
giyerek koridorda yürümeye çıkıyorum. Hamilelik boyunca verilen magnezyum
nedeniyle kaslarım erimiş, yokolmuş sanki, bacaklarım kilitlenmiş gibi
zorlanıyorum yürümekte. Odaların kapılarına bakıyorum; kiminde mavi kiminde
pembe süsler asılı. Onlar benim kadar şanslı değil, benim kapımda hem mavi hem
pembe var, herkesin imrenerek baktığı bir tablo olmalı bu. Derken benim odamın
kapısına hala süs takılmadığını görüyorum. Hemşireye gidip soruyorum, neden süs
takılmadığını. “Tamam takarız” diyor. Bekliyorum takmasını, kendimi iyi
hissettirecek elle tutulur gözle görülür birşeylere ihtiyacım var sadece. Bana
güç versin istiyorum, anne olduğumu hissetmek istiyorum.
Biraz yürüyüşten sonra odama dönüp
yatağıma uzanıyorum, göğüslerim şişmiş, hemşireye haber gönderiyorum süt sağma
makinesi gelmesi için. Saatler geçiyor ama gelmiyor o makine. Arada birkaç
hatırlatma daha yapıyoruz ama nafile. Hep tamam deniyor ama kimse ve hiçbişey
gelmiyor. Tıpkı kapı süslerini defalarca söylemem ve hatırlatmama rağmen tamam
deyip asmamaları gibi bu da.
Günün ilerleyen saatlerinde Sezer geliyor
ziyaretime. Hani hamileliğimde baş aşağı yatırılmışken bana lokma lokma yemek
yediren arkadaşım. Göğüslerimin iyice şiştiğini ama süt sağma makinesi
getirilmediğini söylediğimde çıkıyor odadan 1 dakika geçmeden elinde makineyle
geri dönüyor. Alkışlar geliyor Sezer için. İş çalışanlara kalsa hiç yapılacağı yokmuş
anlaşılan.
Süt sağmaya başlıyoruz Sezer'in
gayretleriyle ve odadaki herkes hayretler içinde kalıyor, şakır şakır süt
geliyor çünkü, musluktan akar gibi. Prematüreler için en iyi ilacın anne sütü
olduğunu okumuştum. Kadın metabolizması öyle bir sistemle çalışıyormuş ki,
doğum kaçıncı haftada olursa olsun anne sütünün içeriği o haftadaki bebeğin
ihtiyacını içerecek şekilde salgılanıyormuş. O yüzden prematürelerde anne sütü
çok önemli. Bir biberon dolusu süt geliyor. Her damlası ilaç olan kolostrum adı
verilen en zengin içerikli süt.
Tabii sonradan anlıyorum ki, bebeklerime
yaşama şansı vermedikleri için sütümün sağılmasını istemiyorlarmış aslında,
belki de sütü kesmek için ilaç bile başlanabilirmiş.
Bu sütle bebeklerimin şifa bulacağını
hayal etmek çok iyi hissettiriyor kendimi. Sütü saklamaları ve gerektiğinde
kullanmaları için buzluğa koyulması için hemşireye götürüyor Sezer.
Büyük gurur duyuyorum sütüm olduğu için.
İnternette üye olduğum ikiz anneleri grubundan öğrendiğim şeylerden biriydi
sütün önemi. Çoğu ikiz annesi sütünün olmadığından şikayetçiydi, benimse
biberon dolusu sütüm gelmişti. Gurur duyuyorum kendimle, kendimi ilk kez anne
gibi hissediyorum.
Bir hemşire geliyor akşama doğru, damar
yolunda takılı olan serumu çıkartacağını ve taburcu olacağımı söylüyor. Daha
dün akşam doğum yapmışken hemen taburcu olmaya hazır değilim, şaşırıyorum. Hem
bebeklerim de burada, nasıl bırakıp giderim, kalmak istiyorum diyorum eşime.
Kalabilirmişim istersem ama bilmem ne kadar daha ödeme yapmamız gerekirmiş. Eşim
bebeklerin yoğun bakım masrafları çok olacağı için kalmamamın daha iyi
olacağını söylüyor. Çünkü bizi bekleyen yüklü faturalar var önümüzde daha,
istemeyerek de olsa kabul ediyorum bebeklerimi burada bırakıp eve gitmeyi.
Taburcu olacağımı söyleyen hemşireye o
kadar söylememize rağmen neden kapıya bebek süsü asılmadığını soruyorum. “Çok
istiyorsan çıkarken veririz, eve götürürsün” diyor.
“Hııhhh, ben de sırf evimde bulunsun diye
istiyordum zaten o süsleri. Evimdeki aksesuar eksikliğiydi tüm sorunum.”
Olay süse sahip olmak değildi tabii ki, o
hastanede anne olduğumu hissetmeye ihtiyacım vardı benim. Minicik de olsa 2
bebek doğurmuştum ve başarısız anne grubunda mı değerlendiriliyorum sorusu
gitmiyor zihnimden. Çocuklarını miadına kadar taşıyamayan anne miyim?
Ha unutmadan bir de doğum sertifikası
varmış hastane uygulamasında. Hergün doğan bebeklerin fotoğrafları çekilip
sertifikaya yapıştırılarak hazırlanıyormuş. Taburcu olduktan sonra öğreniyorum
o belgenin varlığını. Onu da istediğimi söylüyorumklinik sorunlu hemşiresine.
Birkaç söylemeden sonra getiriyorlar ama ne fotoğrafları var bebeklerimin ne de
altında doğum doktoru ve başhekim yazan yerlere atılması gereken imzalar var.
İmzaların tamamlanmasını istesek de
nafile, kimse sorun olarak bile görmüyor.
“Kendiniz imzalatırsınız sonra” diyorlar.
Taburculuğa fikren hazır olmasam da mecbur
çıkıyoruz. Hani doğum sonrası gelen ziyaretçiler, çiçekler, hayırlı olsunlar vs
seremonileri yaşayabilmem için de kalmak istiyorum aslında hastanede. Çünkü
herkesin bugün haberi oldu doğum yaptığımdan ve eşimin iş arkadaşları hariç hiç
ziyaretçim olmadı henüz.
Eve gitme hazırlıkları yapılırken annem “3
haftadır yanındayım, artık doğum da yaptığına göre ben memlekete döneyim, ama
dönmeden önce ablanda da 1 gece kalayım” diyor. “Nasıl olsa kayınvaliden
yanında”.
Aslında ben bu gece yanımda annemin
kalmasını öyle çok istemiştim ama ablamda da kaldıktan sonra memlekete dönmek
istiyor. Babam daha önceden felç geçirdiğinden evde yalnız bırakmayı pek
istemiyoruz hepimiz, o yüzden babamın da gelmesini ve beraber yanımda
olmalarını isterdim ama babam “İstanbul’da duramıyorum ben” diyerek mecbur
kalsa bile gelmiyor. Annemin gitmesi de mecburileşiyor bu durumda. 
[1]Sezeryan
ameliyatına tıpta verilen isim.
[2]Normal
doğuma alınma sebebimin doğumun başlamasından ziyade bebeklere yaşama ihtimali
verilmemesinden dolayı tekrar bebek yapmak istersem 2 yıl beklemem gerekmemesi
için olduğunu öğreniyorum doğumdan sonra.
[3]Kandaki
kalsiyum seviyesinin düşmesi.
[4]Erken
doğumu engellemek için uygulanan tedavinin adı.
[5]Ne alakası var beyin
cerrahının demeyin, 2. Kademe Sağlık Kurumları Eğitim Araştırma Hastanesi
olmadığından her branş için ayrı uzman nöbet tutmuyor, nöbetçi cerrah olarak
hangisi varsa o branş denk geliyor, ortopedi veya üroloji de olabiliyor mesela.
O yüzden O çağırılıyor bana bakması için.
Yorumlar
Yorum Gönder